Yazar - BAHATTİN YÜCEL
Turizm Gazetesinin haberine göre; geçtiğimiz Kasım ayının sonlarında Muğla Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nde askıya çıkarılan bir kararda şu ifadeler yer alıyor.  “İlimiz Bodrum İlçesi, Yalı Beldesi, “Adalıyal Turizm Merkezi” sınırları içerisinde kalan 1/5000 ve 1/1000 Ölçekli Koruma Amaçlı Nazım ve Uygulama imar Planı Değişikliği teklifi, Bakanlık Makamının 18.10.2018 tarih ve 187095 sayılı Olurları ile 1 Nolu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 109. Maddesi uyarınca tadilen onaylanmış olup, 28.11.2018 tarihinde Müdürlüğümüz ilan panosunda 30 gün süre ile Muğla Valiliği Çevre Müdürlüğünce askıya çıkarılmıştır.”
 
Yukarıdaki haberi okumasaydım, bu yazıyı yazmayacaktım. Daha doğrusu yazmak zorunda kalmayacaktım.
 
En alt basamağından başlayarak, -kişisel değerlendirmeme göre bir meslek olan- turizmciliğin her kademesinde görev yaptım. 
 
Demokratik sistem içinde seçimle gelmiş olanlar ile de çalıştım. 12 Eylül Askeri Yönetiminin atadığı sivil görünümlü, özünde militarist ruhlu olanlarla da.
 
Terör, askeri darbeler, salgın hastalıklar, yokluklar, kuyruklar ve savaş dahil birlikte çalıştığımız arkadaşlarımla geçirilmediğimiz sınav kalmadı diyebilirim.
 
Meslek kuruluşumuz TÜRSAB’ta da  görev üstlendim. Farklı siyasal görüşleri olan siyasetçilerle ve bürokratlarla birlikte çalıştım. Son günlerin moda deyimiyle ; masanın her iki yanında bulunduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.
 
Hiç bir Sayın Bakanın kendi şirketine ait bir tahsisli araziye, daha önce verilmeyen izinleri alabilmek için kendi imzasıyla değişiklik yapılmasına olur verdiğine ne tanık oldum, ne de duydum.
 
Günümüzde çok ağır biçimde eleştirilse de, hala sivil siyasete ve özellikle mesleğime   –turizmciliğe- duyduğum saygı nedeniyle, imar planındaki değişikliğe kendi kendisine olur veren görevdeki Bakanımızın, bir televizyon kanalında; yukarıdaki konuya ilişkin açıklamalarını dinlerken, sessiz kalmamanın doğru olacağını düşündüm.
 
En azından bir not düşmek istedim.
 
Düşünün; Türkiye’nin belki de talep üstünlüğü sağladığı nadir ürünlerinden olan Mavi Yolculuğun, en önemli demirleme noktalarından sayılan Kisebükü’nde; daha önce turizm yatırımı amaçlı tahsise çıkarılan bir arazide, bölgenin doğal sit konumunda bulunması nedeniyle yapılaşmaya izin verilmeyişi üzerine, girişimci yatırım yapamıyor. Yıllar sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı, Bakan oluru ile birden bire imar izni veriyor.
 
Buraya kadar ülkede –yine moda deyimle- hayatın doğal akışına fazla aykırı bir gelişme yok diyenler çıkabilir.
 
Süreç içinde sözünü ettiğimiz girişimcinin bölgede 25 dönüm daha arazi alarak, onu da yatırım projesine eklettiği iddialarını da bir yana bırakalım.
 
Ama bu göreve tayin edilmeden önce imar izni alamayan aynı girişimcinin, bu sırada izni veren koltukta oturması, yani Bakanlık görevini üstlendikten sonra, şirketinin yıllardır alamadığı bu izni, kendi kendisine vermesi hayatın doğal akışı ile açıklanamaz. 
 
Üstelik girişimci bu kez Bakan kimliğiyle çıktığı bir televizyon yayınında, imar izni verilen arazi ile Kisebükü’nün çok farklı yerler olduklarının altını çizdi. 
 
Oysa bu da doğru değildi. 
 
Tahsise çıkarılan arazi ile Kisebükü aynı koyda yer alıyorlardı.
 
Aynı yayında yöneltilen iddialara verilen cevaplardan bazılarının gerçeği yansıttıkları da kuşkuluydu.
 
Dünyanın her hangi bir ülkesinde asla hoşgörüyle karşılanmayacak bu durumu, birilerinin eleştirmesi daha doğrusu kamuoyuna duyurması beklenirdi. 
 
En azından haksız rekabet yaratması açısından, konaklama sektörünün meslek kuruluşlarının ya da mavi yolculukta Gökova Körfezini gündemden çıkaran bu uygulama üzerine TÜRSAB’ın da görüş açıklaması gerekirdi.
 
Hiç ses çıkmadı.
 
 
 

 

( t  u  r  i  z  m  g  a  z  e  t  e  s  i  .  c  o  m )